|
Artık, ben de bir emekliyim. Emeklilik yaşının 65’lere
çıkarılması kararının alındığı bugünlerde, benim gibi enerji
dolu birisinin 50 yaşında emekliliğini istemesi belki sizlere
de biraz anormal gelecektir. Ancak benim bu konuda hiçbir
günahım yok. Emekliliğimi istemek zorunda bırakıldım.
Ömrünü; Giresun’u düşünmek, Giresun için proje üretmek,
bu projeleri hayata geçirmek, Giresun fanatizmini her türlü
siyasetin üzerinde tutmayı kendine yaşam biçimi edinmiş
benim için, varlığı Giresun’a hizmet olan bir kurumda eli
kolu bağlı oturmak işkencelerin en büyüğü idi. 18 Nisan
seçimlerinden sonra başlayan bu gizli işkence ve gizli mahpusluk
hayatına ancak 10 ay dayanabildim. Emeklilik hakkımı doldurduğum
güne bir gün dahi eklemeden dilekçemi verip özgürlüğüme
kavuştum. Artık benim için yepyeni bir hayat başladı. Bunun
adı emeklilik. Ancak biraz erken bir emeklilik...
Japonlar emekliliği kendilerine hiç yakıştıramaz. Emeklilik
kelimesini işi bitmiş, işe yaramaz, hurdaya çıkmış insan
olarak telaffuz ederler. O nedenle emekliliğinde de hiç
boş oturmaz, mutlaka sosyal grupların içinde yer alıp hurdaya
çıkmadığını göstermeye gayret eder, topluma faydalı olmaya
çalışırlar.
Ben de Japonlar gibi düşünüyorum. Emekli olsak bile dün
olduğu gibi yarın da Giresun’u düşünmeye, Giresun için güzel
projeler ve etkinlikler üretmeye çalışacağım. Siyaseti ne
olursa olsun Giresun için güzel şeyler yapanları alkışlamaya
ve onlara yardımcı olmaya devam edeceğim. Ancak Giresun’a
kötülük edenlerden sözümü esirgemeyeceğim. Çünkü biz Giresun
için varız. O nedenle geçmişe değil geleceğe, yani bıraktığımız
noktadan işimize bakalım.
Giresun’dan 3-4 aydır uzağım. Bir bahar mevsimini Giresun’dan
uzakta yaşamak oldukça zor geliyor. Giresun’da bahar demek
vahşi yeşil demek, renk renk çiçek demek, coşkun dereler,
çağlayan sular demek. Sonra yaz gelecek. Yazla birlikte
yayla şenlikleri de başlayacak. Kümbet, Bektaş, Karaovacık,
Sis Dağı, Dokuzgöl ve diğerleri…
On binler o yayladan bu yaylaya, o subaşından bu subaşına,
o çam ağacının altından, bu çam ağacının gölgesine taşınacaklar.
Tabii bunlar güzel şeyler. Ancaaak... Ancak deyip asıl konumuza
girelim.
Yaylalara önceleri mutlak zorunluluktan gidilirmiş. Yaz
gelince sahilde durmak ne mümkün. Sivrisinek kol geziyor,
sıtma ortalığa kıran koyuyormuş.
Çare tek: Haydin! yaylaya…
Sonra hayvanlara, koyuna, ineğe, camışa ot lazım, otlak
lazımmış.
Çare yine tek: Haydin! yaylaya…
O yıllarda elektrik, buzdolabı yokmuş. Ağustosun boğucu
sıcağında canın bir bardak buz gibi soğuk su mu içmek istiyor.
Çare hazır: Haydin! yaylaya…
Zaman yerinde durmuyor. O günlerden bu günlere geldik.
Önce teknolojiler değişti. Elektrik icat oldu. Buzdolabı,
buz makinesi çıktı. Sivrisinek kovuldu, sıtma yok oldu.
Sonra insanlar, zevkler değişti. Deniz keşfedildi. Mayo
çıktı. Tanga, manga çıktı. Ve tercihler değişti. “Haydin
denize” dedik.
Ve deniz kirletildi. Önce karpuz kabukları, sonra pet
şişeler, plastik torbalar, bira kutuları. Ve... ve... insan
pislikleri… Tifo, kolera, vesaireler. Bir de yıllardır Karadenizimin
içine eden sahil yolu…
Sonra baktık olmadı. Tekrar yaylaya. Bu defa pet şişelerle,
plastik torbalarla, bira kutularıyla… Şimdi yaylalarımız
kirletiliyor. Tıpkı denizlerimiz gibi. Nerede bakir bir
doğa parçası var, ırzına geçmek için yarış ediyoruz. Bilmiyoruz
ki suyumuza zehir katıyoruz.
Acaba biz deli miyiz?
Yaşayacağımız bir başka dünya, seveceğimiz bir başka
Giresun, Kümbet, Bektaş, Kulakkaya ve Karadeniz yok. Öyleyse
doğayı koruyalım. Doğa ile dost olalım.
Şimdilik kalın sağlıcakla…
-------------------------------------------
Mayıs-2000
|